Geçen gün bir video izledim. Televizyonda dijital bağımlılık ve okulda telefon yasakları tartışılıyordu. Konuklardan biri çok kritik bir cümle kurdu: “Telefon alınınca çocuklarımız bir anda Einstein olmuyor.” Açıkçası bence de tartışmanın merkezinde olması gereken cümle tam olarak buydu.
Çünkü son yıllarda teknoloji tartışmaları giderek bir tür ahlak paniğine dönüştü. Eskiden televizyon çocukları bozuyordu. Sonra video oyunları. Ardından internet. Şimdi de yapay zekâ. Her dönemin kendi “şeytan cihazı” var.
Üstelik mesele yalnızca Türkiye’de değil. Amerika, Çin, Fransa, Avusturya… Dünyanın birçok yerinde okullarda telefon yasakları konuşuluyor. Araştırmalar da dikkat dağılımı açısından telefonların ciddi etkisi olduğunu gösteriyor. Bu zaten şaşırtıcı değil. İnsan beyninin bildirim seslerine karşı nörolojik olarak zayıf olduğunu artık biliyoruz. Dopamin sistemi böyle çalışıyor.
Ama işin ilginç tarafı başka.
Telefon yasaklarının akademik başarı üzerinde mucizevi bir etkisi görülmüyor.
İşte burası gerçekten önemli.
Çünkü bu sonuç bize aslında problemin cihazın kendisi olmadığını söylüyor. Sorun çok daha derinde. Dikkat ekonomisi değişti. İnsan zihninin çalışma biçimi değişti. Çocukların sosyal ilişkileri değişti. Hatta “sıkılma” kavramı bile değişti.
Bir dönem dünya Yeşilaylarının bazı yöneticilerine İstanbul’da eski Gazeteciler Cemiyeti binasında birkaç günlük dijital bağımlılık eğitimi vermiştim. Konu bağımlılık olunca ilk aradığım kişilerden biri kuzenim Mehmet Sungur olmuştu. Mehmet abi bana o dönem çok net bir şey söylemişti:
“Bağımlılık, insanın hayatında ve rutinlerinde sorun oluşmaya başladığı zaman bağımlılıktır.”
Bence mesele tam olarak bu.
Bugün çocukların elinde ekran görmek tek başına bir problem değil. Problem; ekranın hayatın merkezine yerleşmesi. Çocuğun arkadaşlığının, merakının, hareketinin, üretiminin yerine geçmesi.
Biz eşimle birlikte çocuklarımızla ilişkiyi biraz farklı kurmaya çalışıyoruz.
Ekranı yasaklamıyoruz.
Ama özendirmiyoruz da.
Batı’daki bazı modeller gibi kronometreyle yaşayan bir sistem kurmuyoruz. “Bugün 17 dakika tablet kullandın, yarın 11 dakika hakkın kaldı” yaklaşımının uzun vadede sağlıklı olduğuna çok inanmıyorum. Çünkü bu yaklaşım teknolojiyi doğal bir araç olmaktan çıkarıp yasaklı bir ödüle dönüştürüyor.
Yasaklanan şeyin cazibesi artıyor.
Biz daha çok şunu anlatmaya çalışıyoruz:
Teknoloji hayatın bir parçasıdır. Gerektiğinde kullanılır. Ama hayatın kendisi değildir.
Bu yaklaşım ilginç biçimde çocukların ekranla ilişkisini daha dengeli hale getiriyor. Ne obsesif bir yakınlık oluşuyor ne de gizli gizli yapılan bir kaçış alanı.
Oynayacakları oyunları bize danışmalarını istiyoruz. İzleyecekleri içeriklerin mümkün olduğunca kaliteli ve premium içerikler olmasına dikkat ediyoruz. Çünkü bugün internetin asıl problemi miktar değil kalite problemi.
Algoritmanın seni mi yönettiği yoksa senin algoritmayı mı eğittiğin artık çok kritik bir mesele.
Bu yüzden çocuklara yalnızca cihaz kullanmayı değil, algoritmayı anlamayı öğretmeye çalışıyoruz. Yapay zekâya nasıl soru sorulur? Gelen cevap nasıl kontrol edilir? Hangi bilgiye neden güvenilmez? Kaynak neden önemlidir?
Sanıyorum yeni çağın medya okuryazarlığı tam olarak burada başlayacak.
Çünkü yapay zekâ çağında “bilgiye ulaşmak” artık bir beceri değil. Asıl beceri doğru bilgiyi ayıklamak olacak.
Bence birçok anne babanın kaçırdığı nokta da burada. Çocukları ekrandan tamamen uzaklaştırmaya çalışıyoruz ama onları geleceğin dijital dünyasına hazırlamıyoruz.
Bu da başka bir risk yaratıyor.
Bir süre sonra teknoloji kullanan çocuklarla teknoloji tarafından kullanılan çocuklar arasında büyük bir fark oluşacak.
Üstelik şunu da kabul etmek gerekiyor: Bugünün çocukları bizim çocukluğumuzdaki dünyada yaşamıyor. İnternet artık elektrik gibi bir altyapı. Yapay zekâ ise muhtemelen yeni hesap makinesi olacak. Kimse bugün çocuklara “hesap makinesi kullanmasın” demiyor. Çünkü araç normalleşti.
Yapay zekâ da normalleşecek.
Mesele çocuğun teknolojiyle ilişkisinin niteliği olacak.
Üreten mi olacak?
Tüketen mi?
Yöneten mi olacak?
Yönetilen mi?
Bence asıl soru bu.
Çocukları ekrandan tamamen uzak tutmaya çalışmak biraz buzdolabını yasaklamaya benziyor. Nasıl ki çocuklarımızı buzdolabından uzak tutmaya çalışmıyor, onun nasıl doğru kullanılacağını öğretiyorsak; internet, ekran ve yapay zekâ için de aynı yaklaşım geçerli. Çünkü bunlar artık hayatın dışında kalabilecek teknolojiler değil, hayatın altyapısının bir parçası.
Asıl mesele çocukları teknolojiden uzak tutmak değil, teknolojiyle sağlıklı bir ilişki kurmalarını sağlamak. Bizim evde yapmaya çalıştığımız da tam olarak bu.