Bir süre önce Isparta Süleyman Demirel Üniversitesinde gerçekleştirilen bir Metaverse organizasyonuna davet edildim. Organizasyona ailemle birlikte katılmayı planladım. Bu arada da farklı zamanlardaki gezilerimde yaptığım gibi bir de araç testi gerçekleştirmek istedim. İki çocuğum da bizimle birlikte olacakları için, özellikle küçük bir araç olmamasını istedim. T-ROC bu beklentilere çok uyuyor gibiydi. Ailemle birlikte karar verdik ve kompakt crossover modelleri arasında en genişlerinden biri olan T-ROC’u tercih ettik.
Mersin Isparta arası 600 km civarlarında. Bu da 7-8 saat arasında bir yolculuk demek. Konya üzerinden geçen yol biraz dar. Bu nedenle biraz dikkat gerektiriyor. Daha önce Fethiye’ye giderken gece geçtiğimde bazı yerlerde çok ıssız ve cep telefonlarının da çalışmadığı yerler olduğu için gidiş ve dönüş yolculuklarını gündüz saatlerinde yapmaya karar verdik.
T-ROC ilk geldiğinde oğlum Toprak’ın koltuğunun sığıp, sığamayacağından endişe ediyordum. Zeynep Su’nun da kullandığı Cybex koltuk, artık Toprak’ın ancak o kadar büyük bir koltuk ki; daha önce Nissan Juke’un orasını burasını çizmeden içine sokmakta zorlanıyorduk. Ancak T-ROC’a bu koltuğu sokmak son derece kolay oldu. Ablası da hala koltukla oturmak zorunda olsaydı eminim onun RECARO koltuğunu da rahatlıkla alıp ortadaki içecek koyma kolluğunu da kullanabilirdik. Ancak Su artık koltuk kullanmıyor gerek kalmadı. Ama kalsaydı her iki tarafta da koltukları sabitlemek üzere son derece rahat bulunan, kullanmadığınız zaman üstünde koruyucusu olan isofix’ler var.
Aile seyahatlerine gidenler bilirler, her ne kadar büyük bir valiz hazırlasanız da, onun hırkası, bunun tableti derken mutlaka dağınıklıklar olur. T-ROC’un bagajı bu dağınıklıkları rahatlıkla kaldırabildi. Arka koltuktaki klima çıkışları, çocukların rahat seyahat etmelerini sağladı. Ayrıca arka taraftaki USB-C çıkışlar da tabletlerinin şarjı için yeterli gücü verdi.
T-ROC’un en dikkat çekici özelliklerinden biri bence eğlence merkezi ve ekranı. Çok kaliteli ekranı özellikle geri manevrada o kadar net bir görüntü veriyor ki; ilk açtığımda ekrana baka kaldım. Bu arada dokunmatik konusunda da harika bir his verdiğini söylemeliyim. Ben özellikle birlikte müzik dinlediğimiz anlarda müziğin ayarını bu ekranla anlık değiştirmeye bayıldığımı söylemeliyim.
Yolda T-ROC, çok güzel hızlanıyor. Spor direksiyonu sayesinde de kolay kontrol edilebiliyor. Ailenizle seyahat ediyorsanız, yoldaki hız limitlerine bile bakmadan, onların çok daha altında gidiyorsunuz ama Konya-Isparta yolunda, yol daralınca, sollamalarda daha hızlı hareket etmek çok önemli oluyor.
Isparta’da şehir içinde de kullandığımız T-ROC manevra kabiliyeti ve görüş açısı ile rahat ettirdi. Özellikle gittiğimiz yerlerde diğer T-ROC sahiplerinin bizimle konuşmak istemesi acaba bir fan kulübü mü oluşuyor demekten bizi alı koyamadı.
SUV segmentine geçmeden önce bir crossover isteyen dört kişiye kadar aileler için T-ROC’un ideal bir araç olduğunu söylemeliyim. Özellikle hanımlar da bu aracı kullanmaktan çok mutlu oluyorlar. Zira ne kontrol edilemeyecek kadar büyük, ne de yollarda kendinizi güvensiz hissedecek kadar küçük.
Konuşmamı yapıp geri döndüğümüzde, birkaç gün takılı kalan cybex koltuğun arka koltukta iz bırakıp bırakmadığını merak ediyordum. Hiçbir iz bırakmadığını gördüm. Mutlaka uzun süre takılı kalınca bazı izler bırakacaktır ancak bazı araçlarda bunu çok kısa zamanda yaptığını biliyorum.
T-ROC pazara sunulduğu 2017 yılı sonundan bu yana, tüm dünyada 1 milyonu aşan satış adedine ulaşmış. Yeni iç ve dış tasarım detayları, ilerici teknolojileri ve yeni nesil sürüş asistan sistemleri ile Volkswagen’in kompakt segmentteki karizmatik crossover başarı öyküsünü bütün hızıyla devam ettiriyor.
Türkiye’de pazara sunulduğu 2019 yılından bu yana yaklaşık 18 bin 700 adet satış rakamına ulaşmış. Bu performansıyla Volkswagen ürün gamı içerisinde önemli bir yere sahip olduğunu gösteriyor.
Son dönemde Volkswagen, bütün ürün yelpazesini SUv’a çevireceğini söylemişti. Tiguan, Tuareg ve yeni test ettiğim T-ROC bu alanda birçok markayı rekabette geride bırakacağa benziyor.
İnsanlar için ölümsüzlük neyse, markalar için sürdürülebilirlik odur!
Geçtiğimiz günlerde IBM her yıl yaptığı Own Your Impact çalışmasının sonuçlarını açıkladı. 3 binin üzerinde CEO ile yapılan ankete göre, şirketlerin yüzde 55’i sürdürülebilirlik yatırımlarının iş büyümesini hızlandıracağını düşünüyor, yüzde 34’ü ise, sürdürülebilirlik stratejilerini hayata geçirmiş durumda.
Ankete Türkiye’den katılan 60 CEO’nun bulguları ise aynen şöyle:
yüzde 60’ı, iş dünyasının çevre ve faaliyet gösterdikleri topluluklar üzerindeki etkileri konusunda yöneticilerin sorumluluk alması gerektiği konusunda hemfikir.
yüzde 55’i, sürdürülebilirlik yatırımlarının iş büyümesini hızlandıracağı düşünüyor.
yüzde 47’si sürdürülebilirlik stratejilerini uygulayacak insanlara ve kabiliyete sahip oldukları konusunda hemfikir.
yüzde 34’ü sürdürülebilirlik stratejilerini tamamladıklarını bildiriyor.
yüzde 65’i, sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmanın önündeki en büyük zorluk olarak belirsiz yatırım getirisi ve ekonomik çıkarları gösteriyor.
yüzde 38’le verilerden elde edilen kavrayış eksikliği ve düzenleyici engeller takip ediyor.
yüzde 33’ü, firmalarında sürdürülebilirliği uygulamanın önündeki teknolojik engelleri de vurguluyor.
yüzde 65’le en büyük baskıyı yönetim kurulu üyelerinden, ardından yüzde 57’yle yatırımcılardan, yüzde 52’yle ekosistem ortaklarından, yüzde 45’le hükümetten ve yüzde 37’yle düzenleyicilerden aldıklarını bildirdi.
Tabii biz her ne kadar teknoloji tarafından baksak da, en büyük sürüdürülebilirlik kapsamı çevre ile geliyor. Bu konuda pandemiden önce, ar-ge laboratuvarlarını ziyaret ettiğim Lipton, Unilever’in sürdürülebilirlik stratejisini ve çay özelinde, Türkiye’deki plantasyonu konusunda yaptıklarını anlatmıştı. Türkiye çay tüketimi ile övünen bir ülke. Ancak bunun ardında yanlış çay demleme ve ürünün doğru şekilde toplanmaması da etken. Gördüğüm kadarıyla Lipton bu konuları da içine alan geniş bir çalışma yapıyor. Benim en çok dikkatimi çeken, Türkiye’de bazı bölgelerde yüksek kalite çay üretimi konusunda düğmeye basmış olmaları. Tabii çevre konuları öyle bugün yaptım yarın oldu şeklinde olan konular değil. Zaman alacaktır… Ancak Lipton’u gönülden destekliyorum.
Çay gibi arılar da gelecek nesillere taşımamız gereken değerler arasında. 20 Mayıs dünya arı günüydü. Bebek gıdası üreticilerinden Hero Baby arıların sürüdürülebilirliği ve arı nüfusunun arttırılması konusunda projelerini anlattı. “Bu Bahçede Arı Var!” ve ‘’Arı Evim Geleceğim’’ adlı sosyal sorumluluk projeleriyle uzun yıllardır arıların sürdürülebilir yaşam döngülerinin korunmasında önemli bir rolü sahiplenen şirket, sektörde farklındalık oluşturuyor. Şehirlerin doğal mirasını korumaya yönelik akademik çalışmaları 2015 yılından itibaren büyük bir özveriyle sürdüren Hero Baby şehirlerin doğal yaşam döngüsüne hizmet etmeye önem veriyor. Şehirleşme, hava kirliliği ve tarımda kimyasal kullanımı gibi faktörlerden dolayı sayıları gittikçe azalan arıların devamlılığına odaklanıyor. Ülkemizde bebek beslenmesine uygun yüksek kalitede meyve üretimi için yetiştiricilik alanlarının, çiçeklenme dönemleri boyunca yerleştirilen bal arısı kolonilerinin meyve verim ve kalitesine etkilerinin araştırılmasını olanak sağlayan “Bu Bahçede Arı Var” projesinde meyvelerde %100’e varan verimlilik sağlanmıştı.
Meyveden bahsetmişken sürdürülebilirlik konusunda güçlü projeler oluşturan Mey|Diageo’yu da unutmamak gerekiyor. 2.Sürdürülebilirlik Raporu’nu yayınlayan şirket, Birleşmiş Milletler’in belirlediği Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları doğrultusunda, son 1 yılda 67 sürdürülebilirlik projesini daha hayata geçirdi.
ÇEVKO (Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarını Değerlendirme) Vakfı ise, geçtiğimiz günlerde 30. Yıl Söyleşileri projesiyle iklim değişikliği konusunu tüm yönleriyle masaya yatırdı. “Türkiye’de Öncü Sanayi Kuruluşlarının İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik Çalışmaları” konulu toplantıda BP Türkiye, CarrefourSA, Coca-Cola İçecek, L’Oréal, Mey Diageo, PepsiCo Türkiye ve Uludağ İçecek’in uygulamaları konuşuldu.
Tek başına incelenince sürdürülebilirlik sadece çevre ve dolayısıyla da özellikle gıda markaları ile ilgili gibi görünse de, karbon nötr olmak ve devamında da iklim değişikliğine pozitif etkide önemli. Dolayısıyla oteller bile bu konuda çalışmalar yapıyor. Her ne kadar daha zaman bulup deneyimlememiş olasam da mesela The Stay otel karbon nötr olmanın gururunu yaşıyor.