Aslında çok net bir durum vardı. Kadın evlenmek istiyordu, adamınsa evliliğe inancı işgal güçleri tarafından yerle bir edilmişti. .
.
.
Ayrıldılar…
Bahaneler sonsuzdu…
Adam içten içe kızıyordu. Önce kendine kızdığını zannetti… Neden fark edememişti? Neden daha erken kararını ortaya koyup hadi evlenelim dememişti…
Ama sonra bir şeyi fark etti. Ayrıldıktan aylar sonra bir gün kadının yaşadığı mahallenin önünden geçerken bir yıldız çaktı. Asıl kabullenemediği ve kızdığı kendisi değildi.
Kadın evlenmek istiyordu. Tamam, buraya kadar her şey normaldi. Adam da o kadınla evlenmek istiyordu…
Tamam, yeterince hızlı davranamamıştı, ama sonucu bu mu olmalıydı? Yani evlenmek istemiyor diye, kadın, onun yerine evlenmek isteyen bir adam bulacaksa, adamın farkı neydi. Bu evliliğin içinde evlenilecek adam ve kadın varsa, adamın karakterinin, kişiliğinin, mizacının hiçbir önemi yok muydu? .
.
.
Daha önce, evliliğinde, kendisini cüzdan olarak gören bir kadınla beraber olmanın mutsuzluğunu yaşamış, kötü günde yalnız kalma bedelini ödemişti. Hayır artık ortada bir cüzdan da kalmamıştı.
Neden hala kadınlar, bana evlenilecek meta gözüyle bakıyorlar, diye düşünmeden edemedi. …
Yazıktı… Ona çok yazıktı. Kalbi kırılmış, inançlarını tamamen kaybetmişti… Çok acı bir gerçekle irkildi…
Galiba kadınlar melek değil, insanlardı!