Çok canımız yandı. Çok moralimiz bozuldu. Çok üzüldük, çok kızdık çok söylendik. Bunların büyük kısmını ise sosyal medya üzerinden paylaştık. Bazılarımız binlere bazılarımız onbinlere bazılarımız da milyonlara paylaştı. Mesela Şahan Gökbakar’ın neredeyse her yayınını 70-80 bin aralığında insan seyretti.
Peki bu kadar seyircinin, takipçinin olduğu sosyal medya ve konvansiyonel medyada kimler iletişimi doğru yaptı, kimler yanlış yaptı.
Yangını södürmeye gönüllü olanlar
Geçen gün yapılan bir anket gösterdi ki; bu konuda en doğru iletişimi Şahan yapmış. O kadar ki; ona “Recep Abi” diyen kişinin videosu bile viral oldu. Ancak Şahan’ı bu yazıda ayrıca ele alacağım.
Diğer isimlere gelirsek, öncelikle şunu söylemek lazım. Yangın devam eden bir afet, dolayısıyla gönüllü olmak yetmiyor, nasıl mücadele edilir bilmek gerekiyor. Yani orada su taşıyan yöre hakı ve yakın bölgelerden gelenler en önemli gönüllülerdi. Kurumsal açıdan yardım edenler arasında ise, yangın söndürücü imali yapan ve bölgeye çok sayıda yardım gönderirken, tüplerin üzerinde marka olmamasına özen gösteren şirket (ismini bu davranışlarına duyduğum saygıdan açıklamıyorum) benim gönüllüler arasındaki en değerli bulduğumdu.
Bir de yardım ederken, sosyal medyadan tepki alanlar oldu. Bunlar arasında iki isim çok dikkat çekti. Yusuf Güney ile halk arasında CZN Burak olarak bilinen işletmeci.
Fidan Bağışçıları
Yangının ilk anından itibaren fidan bağışları yağmaya başladı. Bu önemliydi. Zira moral, motivasyon kaynağıydı. Kısa zamanda bana gelen bilgiler TEMA üzerinden neredeyse 5 milyon fidana ulaşmıştı.
Kısaca bahsetmek gerekirse; ilk haber sevgili Ömer Suner’den geldi. Ozan Elektronik Para ailesi 1000 fidan bağışladı. İkinci bilgi Selin Bebek Aktivite’den. Sonra Enuygun ailesi 10.000 fidan bağışladı. Türk Telekom 100.000 fidan bağışladı. Nesine.com 10.000 fidan, sevgili Mine Uzun aracılığı ile öğrendiğim İnfo Menkul 10.000 fidan. Hatta İnfo Menkul diğer Menkul Kıymet şirketlerine de “challenge” yaptı. Türkiye Bankalar Birliği 1 milyon fidan, Koç Holding 500 bin fidan, Vakko 30-31 Temmuz online satışlarının tüm gelirini, Vodafone 100 bin fidan. Bu arada Mersin’den de bir bağış oldu. Toros Koleji, mezunları aracılığı ile bir fidan bağış kampanyası başlattı. Gece ilk aşamada 1000 fidan barajı aşılmıştı. Sabah ilk haber ise sevgili Tolga Tatari’den geldi. Şirketi Akinon adına 3776 fidan bağışladı…
Bu ilk iki gün gerçekleşen bağışlardı. Açıkcası bu süreçten sonra gelen fidan bağışçılarının bunu halka açıklamamaları gerekiyordu. Artık kriz başka bir boyut almıştı ve bu aşamadan sonra gelen bağışlar sanki markaları öne çıkarmak için yapılmış gibi görünüyordu. Tabii bir konu daha var. Kriz anlarında hızlı karar vermek, ne kadar kurumsal olursanız olun çok önemli. İkinci gün hala fidan bağışı kararı alamamışsanız şirketinizin refleksleri pek de güçlü değil demektir.
Şahan Gökbakar
Şahan, yangının başladığı ile andan bu yazıyı yazdığım ana kadar canlı yayınlar yaptı. Başta bu yayınların amacı ister evine yaklaşan yangını söndürme çabası iterse de yakınlarındaki köylere yardım olsun çok değerliydi. Bu nedenle daha önce takip etmesem de bu süreçte ilgiyle canlı yayınlarını ve sosyal medya hesaplarını takip ettim.
Hatta yangın söndürüldükten sonra tahrip olan yerleri dolaşması, oralardan bilgi vermesi onu çok özel bir değere oturttu. Ancak ne yazık ki; daha sonra, kendi yayınları üzerinden youtube’da yayıncılık yapan kişilerle ilgili yaptığı yayın, beni üzdü. Yangınların şahidi olmuş, oradaki halk için üzülmüş, tahrip olan alanları gezmiş ve onlar için içlenmiş bir ünlünün youtube’da videolarının paylaşılması ve bunun üzerinden kazanılan çok da yüksek olduğunu sanmadığım telifler için bir video çekmesi beni çok şaşırttı ve üzdü. Ne videoları youtube üzerinde gördüm ne de geçen telif miktarını bilmiyorum ama keşke bu güzel iletişimin içine parayı katmasaydı dedim.
Şahan Gökbakar hakkında beni üzen bir diğer konu ise, onun bu paylaşımlarından rahatsız olanların, evi ve yaşadığı yerle ilgili yaptıkları negatif haberler. Bunlar gerçek bile olsa o haberlerin ne yeri ne de zamanıydı.
Yangın çok zor bir afet. Bitmiyor. Bugün yenilerinin çıktığını üzülerek öğrendim. O nedenle iletişimi de ayrı bir dikkat gerektiriyor. Milletçe bu tip afetlerle karşılaşmayacağımız günlerin artmasını dilemekten ve afetlere hızlı ve organize şekilde müdahale etmekten başka yapabileceğimiz ne yazık ki birşey yok.
SaaS iş modeli gerçekten satıştan daha mı iyi?
istemediğin şeylere erişemek ama hiçbir şeye sahip olmamak
Nükleer felaket senaryosu : CHERNOBİL
“Bir bürokratın bi parti adamının cahilce verdiği bir karar kim bilir kaç kişinin canına mal olucak?”
Yakın zamanda yaşadığımız toprakların en önemli sınavlarından biriydi Chernobyl. O dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral, çay içerek radyasyonun Türkiye’de etkisinin olmadığını ispatlamaya çalışmıştı. Chernobyl’deki resmi adıyla Vladimir İlyiç Lenin Nükleer Santrali, 26 Nisan 1986 tarihinde, 4 reaktördeki patlama ile anılıyor. Bu patlamanın sebepleri ve o dönemde yaşananlarla ilgili iki farklı dizi şu an dijital platformlarda yayında. Netflix’deki dizinin adı Chernobyl 1986. Dönemi anlatsa da, aslında biraz ıskalamış ve daha çok bir aşk filmine dönüşmüş. Ancak BeIN Connect’deki dizi konuyu bütün açıklığı ile gözler önüne seriyor.
Öncelikle, bir reaktör patladığında neler olur onunla başlamak lazım. Patlamadan oluşan boşluktan çıkan Uranyum etrafa radyasyon yayıyor. Uranyum o kadar güçlü bir element ki; kurşunun, metalin içinden rahatlıkla geçiyor. Canlıların içinden geçerken hücrelerini paramparça ediyor. Bu nedenle yakında bulunan bütün canlılar hızla ölüyor. Uzaktakiler veya daha az etkilenenler 5 yıl içinde radyasyondan ölüyor. Daha az etkilenenler ise kanser ve doğum kusurları ile karşılaşıyorlar.
Bir reaktörün çekirdeğinin patlamasından oluşan yangın her saatte Hiroşima’ya atılan atom bombası kadar radyasyon yayıyor. Yangını söndürmekte öyle pek kolay değil. Suyu yaklaştırdığınız anda buharlaşıyor. Zaten üstüne birşey atmak için yaklaşmanız söz konusu olmuyor.
Üstelik nükleer santraller reaktörlerden oluşur. Mesela Chernobil’de toplam 6 reaktör var. 4. reaktördeki patlamanın yarattığı etkiler sadece bu. Yani hepsi patlasa ne olur siz düşünün. Reaktördeki yangını söndürmek için ilk aşamada 5000 ton kum ve bora ihtiyaç var ki; daha sonra bu kumun bile eriyip uranyumu aşağı doğru iteleyerek, soğutmada kullanılan suya oradan da içme suyuna bulaşması halinde oluşacak inanılmaz bir zarardan bahsediyoruz. Uranyum’un yarılanma ömrü 24000 yıl. Yani bu kirliliğin ortadan kalkması neredeyse mümkün değil.
Büyük uğraşlarla yangın söndürülüyor ama alttan erime devam edip, suyu kirletme ihtimali oluşuyor. Bunu engellemek için alt tarafa da beton dökülmesi gerekiyor. Yangın söndürme, uranyum açıktayken onun etrafının kapatılması işleri hep intihar görevleri.
Reaktörün patladığı gece görevde olanlar, yangına ilk koşan itfaiye, yangını yakın bir köprüden seyretmeye kalkanlar, yangına kum ve bor atan askeri helikopterin mürettebatı, reaktörün altını kapatmakla görevli maden işçileri ilk anda ölüyorlar. Tabii buna patlama günü civardaki bütün hayvanlar da dahil. Zaten ölmeyen hayvanları, radyasyon yaymasın diye öldürmek zorunda kalıyorlar.
Gelelim kazanın oluş sebebine?
Yıllardır yönetici olarak bulunduğum yerlerde şunu gördüm. Sistem ilk hatayı kompanse edebiliyor. Ancak iki yada üç hata üst üste olunca buradan kriz çıkıyor. Eğer kriz görmezden gelinirse yada sorunlar şeffaf bir şekilde paylaşılmazsa işte o zaman tam bir felaket oluyor.
Gece vardiyasındaki ekip, kazayı önemsemiyor. Panik yapmayalım, Rusya’nın itibarına zarar vermeyelim diye yaklaştıkları için krizin fark edilmesi imkansızlaşıyor. Özellikle emir komuta sistemi içinde her şey bir şekilde sümen altı oluyor. İlk tepkiyi ise gerçek bilim adamları veriyor. Bu felaketin, kontrol edilemez bir dünya problemi olmamasını doğruyu Gorbaçov’un önünde bile söylemekten korkmayan gerçek bilim adamları önlüyor. Zaten dizinin sonunda onurla ve gururla anılanlar da onlar.
Tabii dünyanın bu tarafında ilk kez radyasyon ile uğraşmanın da buna yol açtığını unutmamak lazım. Olaya ilk müdahale eden ordu birlikleri, yangın alanından geçerken helikopterin nedensiz bir şekilde düşmesinden radyasyonun ne kadar uğraşılması lanet bir konu olduğunu anlıyorlar. Ancak yine de Rusya’nın konuya yaklaşımı hep politik. Bu nedenle patlamadan sadece 30 saat sonra Frankfurt’ta çocuklar sokağa çıkarılmazken, Rusya hala yakındaki yerleşim yerlerini boşaltıp boşaltmamayı tartışıyor. Bu çok can alıcı bir nokta. Zira devlet ve vatandaş ilişkisinden, o milletin insana özellikle de kendi vatandaşına ne kadar değer verip vermediğini gösteriyor. İşte bu ilişki felaketlerin olmasına yada olmamasına sebep oluyor!
Avrupa nükleer enerji ile ilişkisini hızla kesiyor. Zaten Chernobil’den sonra bir de Japonya’da bu felaketin nelere yol açtığını gördük. Her şey yolunda gitse bile bir nükleer santralin yol açtığı kirlilik betonla yüzlerce kilometre toprak altına gömülmek zorunda. Bunu yaşamamak, vatandaşına yaşatmamak gerekiyor!
Size mutlaka Cernobil’den çokça öğrendiler diyenler olacaktır. Evet! Öğrenmek güzeldir. Titanikten de çok şey öğrendik, zeplinlerden de! Ama tekrarlamadık.
viravira.co’nun paylaşım ekonomisi ve Türkiye’de tekne turizmi
Mersin’e taşınmada en büyük motivasyonum, şimdi ne yazık ki AVM’ye dönüşen Mersin Marinası’ydı. Marina eskiden şehrin en ulaşılabilir yerinde ama son derece sakin bir yerdi. O zamanlar acaba günlük tur için tekne bulabilir miyim diye düşünüyordum. Sonra aradan geçen sürede Mersin’in una çok uzak olduğunu farkettim.
Bu hafta “Atıf Ünaldı ile Netizen”in konuğum viravira.co’nun CEO’su Baran Yıldırım’dı. Türkiye’de pandemi öncesi ve sonrası tekne turizminden konuştuk. Ama önce 3 tarafı denizlerle çevrili güzel ülkemdeki tekne durumunu…
Öncelikle dünyanın en çok tekne turizmi yapılan yerlerinden bahsedelim. Coğrafi imkanları nedeniyle dünyada iki merkez var. Karayipler bunların ilki. İkincisi ise Yunanistan, Hırvatistan ve Türkiye. Türkiye’nin en yoğun yeri ise, Göcek, Fethiye tarafı. Burası Türkiye’nin yüzde 40 tekne turizminin yapıldığı alanlar.
Merak edenlere; küçük bir not, Karadeniz tarafında tekne turizmi neredeyse yok gibi.
Peki ne kadar teknemiz var?
Aynı bölgede daha küçük bir ülke ile kıyaslamak gerekirse, bizim mavi tur tekne sayımız 2000, Hırvatistanın 6000 civarında. Saatlik kiralanan teknelerimiz ise 3500 civarında. Yani bizim bütün teknelerimiz Hırvatistanın mavi tur teknelerini bile geçemiyor. Türkiye’de bireysel sahipli teknelerin sayısı ise 40.000 civarında.
Türkiye’de tekne üretimi yok gibi. Üretimin büyük kısmı guletler. Ancak bunlarında ağacına kadar her kısmı yurt dışından geliyor yani neredeyse sadece montaj diyebiliriz.
Geçenlerde tekne üretimi yapan bir arkadaşımla konuştum. Antalya’daki üretim merkezini kapatmış. Zaten zor çalışıyorduk ancak pandemi ile birlikte, 6-7üretici firma büyük borçlarla üretim hanelerini kapattı dedi. Kendisi de Fransa Marsilya yakınlarında bir yere yerleşmiş.
Bu umutsuz duruma rağmen Baran bey guletlerimizin Yunanistan ve Hısvatistan’da da kullanıldığını söylüyor.
Tekne turizmi ve pandemi
Pandemi sürecinde, tekne ve yat turizmi artmış. Daha önce yurt dışından gelen konuk sayısı fazlayken bu son dönemde izole bir ortam sağladığı için iç turizmin önemli bir parçası olmuş. Yalnız Baran bey artık yat, tekne turizmininin alternatif olarak değil de turizmin bir kolu olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.
Tekne turizminin bir parçası olmak için ne yapmak gerekiyor
Çocuklu bir aile için hem çok zor ama aynı zamanda çok keyifli bir konu tekne turizmi. Açıkcası 4 yıldır hiç bu kadar güzel bilgiye ulaşmamıştım. Tabii bu bilgiler doğrultusunda bir de strateji geliştirdim. Önce 3-4 gün küçük bir tekne ile, çocuklarla mavi turun nasıl olacağını anlamak gerekiyor. Sonra bir iki tam bir mavi tur (cumartesiden cumartesine tam 7 gün). Sonra da sahip olduğum “Amatör Denizci Belgesi” ve alacağım bir iki kaptanlı turdan sonra, mürettebatsız kiralama.
Mürettebatsız kiralamada ekstra bir evrak, sigortalama var mı diye soruyorum Baran beye. Yokmuş. Sadece amatör denizcilik belgesi ve tabii ki tekne sahibinin size güvenmesi. Bu güven ise viravira.co’daki yorum ve derecelendirme sistemi ile oluşuyormuş.
Aslında en güzel tekne turu sanıyorum bu şekilde yapılıyor.
Baran bey 3-4 günlük turlar konusunda biraz bilgi verdi. Türkiye’de genel turlar 7 günmüş. Bunun sebebi ise turların yıllar önce özellikle sadece Bodrum’dan çıkması ve Bodrum uçaklarının cumartesiden cumartesine olması. Yani İstanbul’dan bir uçakla Bodrum’a gelen ziyaretçi, tekneyle çıkıp, bir sonraki uçak gününde Bodrum’a dönüp tekneyi teslim edip uçağına biniyormuş.
Peki hangi tekneler konforlu bir tatil için doğru?
Son sorum da tatil için ne tip bir tekne seçmemiz gerektiği yönünde. Bu konuda özellikle yelkenlileri çocuklu ailelere pek önermiyorlar. Tabii yelken sporu ile ilginiz yoksa. Onun yerine daha geniş alanlara sahip olabileceğiniz katamaran ve yüzen otel diye adlandırılan guletler. Tabii çok büyük yelkenlilerde de yer sorunu, sorun olmaktan çıkıyor.
Ancak yelkenden zevk almak için sanıyorum bir yelken okuluna gitmek zorunlu. Burada da temel ve ileri düzey eğitim almak şart.
Sonuç olarak Türkiye’de tekne ve yat turizmi daha yeni başlıyor. Ancak bu kadar betonlaşmanın olduğu sahillerde insanların teknelerini demir atacakları güzel bir manzara bulmaları çok zor. Cote d’Azur bölgesine bakıyorum da binalar ağaçların arasına saklanmış, nereye demir atsanız ağaç orman görüyorsunuz. Özellikle St. Tropez gibi bir yer Türkiye’de neredeyse hiç kalmadı!